![]() |
|
Türkler'in ve Yabancıların Biyografileri Ünlüler, Artistler, Aktörler, Sanatçılar , Rektörler, İş Adamları, Gazeteciler, Kaşifler, İdoller, Örnek Alınacak Kişiler - Biyografi |
![]() ![]() |
Seçenekler | Stil |
![]() |
#1 |
![]() Ramazan Güngör, 1924 yılında Fethiye'nin Kemer nahiyesine bağlı bir dağ köyü olan Kadıköy'de doğdu. Asıl soyadı "Yanatma"dır. Köyünde okul olmadığından okula gidemedi. Küçük yaşta marangozluğa merak saldı. Annesinin, oniki yaşında ikibuçuk kuruşa aldığı curayla müziğe başladı. 1949 yılında askerden döndüğünde, bir inşaatta çalışırken çatıdan düşüp ayaklarından sakat kaldı. Bu olaydan sonra kendini tamamen saz yapmaya ve çalmaya verdi. 1977 yılında evlendi. Halen Fethiye'de tek odalı evinde saz yapıp yaşamını sürdürmektedir.
Ramazan Güngör, bağlama ailesinden her türlü sazı yapabilmesine rağmen, daha çok kendi adıyla özdeşleşen "üç telli bağlama"yı çalmıştır. Teke yöresine has "zeybekler", "gurbet ve boğaz havaları", "türküler", "zorlatmalar" ve "uzun havalar" sazıyla çaldığı ezgilerdir. 1960 yılından itibaren pek çok müzisyen, derlemeci Güngör'den kayıtlar yapmış, derlenen eserlerden bir kısmı Kültür Bakanlığı arşivine ve TRT repertuarına girmiştir. Günümüzde birçok bağlama sanatçısı tarafından kullanılan "şelpe" ve "parmak vurma tekniklerinin geliştirilmesinde Ramazan Güngör'ün üç telli bağlama tavrı etkili olmuştur. --------------------- Bağlamam Var Üç Telli #$#1#Bundan dört yıl önce Cumhuriyet Dergi'de "üç telli bağlamanın ve şelpe tekniğinin son temsilcisi" diye tanıtılıyordu Ramazan Güngör, nam-ı diğer Topal Ramazan. Geçen yıl Ekim ayında, yine Cumhuriyet'te okumuştum; Fethiye belediyesi tarafından Ramazan Güngör için şehir stadında bır jubile düzenlenmiş. Arif Sağ, Erol Parlak, Erdal Erzincan, Mehmet Erenler, Hamdi Özbay, Hamit Çine, Hayri Dev, Sümer Ezgü ve Hale Gür hiçbir ücret almadan bu anlamlı konsere katılmışlar. Talip Özkan'ın Fransız öğrencisi Jerome Cler de gabardıçını (kaba ardıç) kapıp gelmiş. Sonradan olayı kendisinden dinledim ve onu ne kadar mutlu ettiğini gördüm. Okuduğum bu haberlerden sonra nasıl yapsam da Fethiye'ye gidip Ramazan Dede ile göruşsern diye düşünürken Kurban Bayramı'nda Fotoğrafevi'nin Fethiye'ye gittiğini haber aldım: sağolsunlar Sarp ve beni de konuk ettiler. Adresi önceden Fethiye Turizm Enformasyon bürosundan almıştık, çarsı içinde Postbodur Sokak'ı bulduk. Ramazan Dede'nin evi bu sokak üzerinde, dar bir avlunun köşesinde, tek göz bir oda. Burada karısı ve balıkçı oğlu ile birlikte yaşıyorlar. Yan evde de yüzüne Ege'nin tuzu ve poyrazı sinmiş Reis... Beyaz badanalı avluda salça ve yağ kutuları içinde fesleğenler, sardunyalar... Ben içimden "Gözünü sevdiğim Ege..." diye geçiriyorum. Ne de olsa serde İzmirlilik var. Dede'nin ayakları tutmuyor. Bu yüzden dışarıya koltuk değnekleriyle çıkıyor ve bizim yardımımızla oturuyor. Önce bir soluklanıyor; epey yorulmuş. Ben söze giriyorum: Kendisini ve sazını çok merak ettiğimizi, burada bulunmaktan mutlu olduğumuzu söylüyorum. O da "Hoş geldiniz!" diyor ve başlıyor yaşam öyküsünü anlatmaya: 1927'de Fethiye'nin bir dağ köyünde doğmuş. Elişine yetenekli diye marangozun yanına vermişler. Oniki yaşındayken anası ikibuçuk kuruşa bir cura alıvermiş. O zamanlar saza bu denli ilgisi yokmuş. Fakat bu olayı hiç unutmuyor, özellikle ikibuçuk kuruşu. "Şindi değil curayı, zeytin danesini bu fiyata alamayrun" diyor. Türkiye'de Menderes ile Amerika'da Kennedy öldürülmeselermiş ne bu kadar pahalılık olurmuş: ne de dünyada savaş ve terör kalırmış. Biz, tartışma çıkmasın diye politikaya hiç girmiyoruz. Askerden gelince bir gün, dam yaparken Ramazan Dede düşüyor ve belini kırıyor. O gün bu gündür koltuk değneklerinin yardımı ile yürüyor. "Artık inşaatlarda çalışamazdım. Ben de kendimi saz yapımına verdim" diyor. Özellikle de küçüklüğünde etrafında yaşlılarca çalınan üç telli bağlamaları yapmaya başlıyor. Bunlar pek bilinmediği ve rağbet görmediği için, büyük boy sazlar da yapıyor aynı zamanda. "Ha büyük, ha küçük; ikisi de bağlama" diyorum. Kendinden emin bir şekilde gülüyor ve bilgece konuşmaya başlıyor: "Büyük boy olanlara saz denir. Sazın en ufağı da curadır. Yani divan sazı, tambura, çöğür, cura bunlar hep sazdır Bağlama başkadır. Yaklaşık kırk, kırkbeş santim uzunluğundadır; yumruk büyüklüğünde teknesi vardır. Bunun teline tezene ile vurulmaz, şelpeylen çalınır. Sazlara nazaran daha az perdesi vardır. Sapı ve göğsü balık sırtıdır ki, teller rahatsız etmesin; el rahat hareket edebilsin. Sonra buna öyle altı yedi tel değil, sade üç tel takılır. Bam teli de takılmaz. Bağlamanın atası iki telli kopuzdur. Onu da dağlarda yörükler çalar." Bunları duyduktan sonra aklıma üç sene önce Compania Rembetika ile yaptığımız konuşma geliyor. Onlar da mandolinden daha ufak, üç telli buzukilerine "bağlama" diyorlardı. Ben ısrarla "Bu çaldığınrz cura!" deyince , "Cura, sazunun ulağıdır (Rebetler saza 'sazu' diyorlar), bağlama ise farklı bir çalgıdır" diye karşılık veriyorlar. Sanırım bu yüzyılın başında Anadolu'dan göçmek zorunda kalan Rum hemşerilerimiz, Ramazan Dede'nin de iddiasına uygun düşen doğru bir terminoloji kullanıyorlar. Dede, sözünü bitiriyor ve uzunca bir süre soluklanıyor. Bu arada tam bir Anadolu anası olan karısı çayları getiriyor. Biz çayları içerken Ramazan Dede, "Oğul, kap gel bakalım içerideki bağlamayı" diyor. Müthiş heyecanlanıyorum; yüreğim titriyor, benim için tarihi bir an. Duvarda yanyana asılı duran üç sazdan birini alıyorum -diğer sazlardan biri heybetli bir divan sazı, ötekisi ise üç telli bağlamanın büyük teknelisi; yani gabardıç. Gabardıç amplifiye edilmiş, onu konserlerde çalıyormuş. Sazı ustasına bırakıyorum. Ramazan Dede üç telli bağlamayı nazlı bir kızı okşarcasına kavrıyor ve ona sevgiyle bakıyor. Sarp bu sırada kayıt aletini ve mikrofon sistemini kuruyor. Üç telli, düzen alırken epey nazlanıyor. Ramazan Dede'nin gülüşünden düzenin tamam olduğunu anlıyoruz. İlk önce bağlama düzeninde bozlağa benzer bir açılış yapıyor. Sonra da parmaklarını sap üzerinde tellere vurarak "testi kırıldı" havasını çalıyor. Buraya kadar Arif Sağ'ın elde ettiği sese yakın bir müzik dinliyoruz (Gerçi Sağ'ın şelpe tekniği "dombra" ve "kopuz" çalınışına daha yakın). Ama "nineylen kızın atışma havası"nda kârşımıza bambaşka bir saz ve ses çıkıyor. Sonra fidayda düzeninde "ağır zeybek" ve "eski zaman zeybeği' geliyor. İşte bu parçalarda üç telli bağlamanın karakteristik sesini duyuyoruz. Büyük boy sazlarda tezene ile zorla yaptığımız "çarptırma" ve '"taramalar"ı Ramazan Dede işaret ve orta parmaklarını birleştirerek rahatlıkla yapıyor. Ancak kesik kesik ve güçlü darbeler indiriyor tellere. Bunu görünce aklımdaki başka bir soru da yanıtını buluyor. Rembetika'daki "zeybekikos" ile bizim zeybek arasında ben hep çok belirgin farklar görürdüm. Meğer zeybekikos üç telli tavrıyla çalınan "eski zaman zeybekleri"ymiş. Fidayda düzeninde "fidayda"yı da çaldıktan sonra misget düzenine geçiyor; misget ve bir başka oyun havası çalıyor. Burada biraz önceki şelpe tekniği yerine alt teli çekme ve üst tellere yumuşak dokunma üslubunu görüyoruz. Daha sonra boğaz düzenine geçiyoruz ve kadınların ellerini gırtlaklarına bastırarak çığırdıkları "boğaz gaydası"nı çalıyor bize. "Şindi siz bu eski havaları bilmediğinizden sıkılmışsınızdır. Size bir de yeni zaman türküsü çalayım" diyor; tellerin hepsini aynı sese çekip yine kesik kesik sert darbelerle Bodrum'un meşhur "çökertme"sini çalıyor. Böylesine bildik bir türküyü bu denli farklı dinlemekten mutlu oluyorum. Ramazan Dede yorgun bir edayla üç telliyi masanın üzerine koyuyor ve Sarp hemen fırsattan istifade enstrümanını incelemek için atılıyor. Ancak benim "üç tellinin piri" ile işim henüz bitmedi. "Dikkat ettim, hiç kara düzen çalmıyorsunuz" dedim. O da "Kara düzen bozuk düzendir, bu zaten az telli, az perdeli ufacık bir saz. Şindi hem saz bozuk, hem düzen bozuk olur mu? Bari düzen düzgün olsun da gönlümüzü hoş edelim" diye karşılık veriyor. Gülüyoruz. Artık iyice yaşlandığından hem ağaç seçmeye gidemiyor hem de gözleri pek iyi görmüyor Ramazan Dede'nin. Üstüne üstlük ülseri de var. "Oğul da deniz delisi. Sazla türküyle hiç arası yok.. Pek bu konuda bana yardımcı olmuyor. Ben de artık üç telli bağlama yapmayı bıraktım. Gençlerin pek merakı yok. Bütün havalar da bu sazdan çıkmıyor. En büyük dileğirn ölmeden birine öğretmek" diyor. Ancak herhangi bir curanın perdelerinı azaltıp, üç tel takarsam; iyice de tekneye yakın bir eşik koyarsam üç telliye yakın bır ses elde edebileceğini söylüyor. Fakat, üç tellide şelpeyi kolaylaştıran sapın ve teknenin hafif balık sırtı olması. İşte bunu zamane curalarında bulmak imkansız. Üç telli bağlamada on perde var. Bu kadar az perde nasıl oluyor da en can alıcı havaların icrasında yeterli oluyor: "Yeter o yeter! Bunda yedi perde vardı, üç tane de ben taktım. Yetmez mi hiç! Bunun türküsü de var, 'Bağlamam var üç telli, sanki bülbül mabedi' diye". Artık ayrılık zamanı geldi. Ramazan Dede'nin elini öpüp ona uzun ömürler diliyoruz. (yaptığı bağlamaların resimleri) Üç Telli Bağlama Fethiye yöresi eskiden beri ilgimi çeker. Çünkü insanları bizim oranın, Acıpayam yöresinin insanlarına benzer. Biz sanıyorum biraz daha eski yerleşik yörüklerdeniz. Onlar daha yeni. Hatta 1980 yılında İzmir'de tanıştığımız Yusuf Tuna ki, Fethiye'nin birkaç kilometre ötesindeki bir köyden, hala yörük olarak yaşadıklarını, bunca turistik etkinliğe rağmen kimliklerini kaybetmediklerini anlatmıştı. 1987 yazında hem çocukları gezdirmek, hem de dostları ziyaret için o civarlara gittik. Aradan 17 yıl geçtikten sonra Yusuf Tuna ile tekrar görüştük. Bu defa anlattıklarını kitap haline getirmiş. Yazdığı şiir ve nesir kitapları yirmi civarında. Bunlardan sadece birisi yayınlanmış. Türk halk şiirine altın bir halka daha eklenmiş. Ama ben onlardan daha çok obaları ile ilgili yaptığı bir araştırmadan etkilendim. Hem şecereyi çıkarmış, hem de gelenek ve göreneklerini yazmış. Bu seyahattaki niyetlerimizden biri de Fethiye'nin Türk Halk Müziği alanında yetiştirdiği büyük usta, kaynak kişi, Ege ve Gireniz içi, Teke yöresinin saz virtüözü Ramazan Güngör ile konuşmaktı. Mustafa Karakaya ile birlikte gittik, görüşmeye. Fethiye çarşısının ortasında kalmış tek odalı evinde bulduk onu. Bir öğle sonu uykusundaymış. Haberdar olunca dışarı çıktı. Hemen yanı başındaki restoranın sandalyelerine oturduk. Buzdolabı uzun süredir bozukmuş. Bir türlü tamirci gelmemiş, hep geleceğiz deyip atlatmışlar onu. Kendisinde de gidip arayacak takat yok. Yaş ilerlemiş. Sadece yaş ilerlememiş, iki ayağı da tutmuyor. Sanıyorum eşinin durumu da kendisinden farklı değil. Biz dışarıda sohbet ederken, o içerde yatmaya devam ediyordu, ama sohbetten anladığımız kadarıyla bu tür işleri telefon vasıtasıyla görüyor bizzat gidip takip edemiyorlardı. Biz gitmezden bir müddet önce bir kaseti yayınlanmıştı. O kasetten telif olarak 50 tane göndermişler. O da Tükürük Hamdi adlı fotoğrafçı bir tanıdığının dükkanına bırakmış, satılırsa birkaç kuruş geliri olacak. Zor bir hayat sürüyor Ramazan Güngör. Önce ona üç telli bağlamayı soruyorum. Çünkü kendisi üç telli bağlama ustası olarak sunuluyor. Neden üç telli diye adlandırıyorsunuz bağlamanızı? -"Üç telli, kopuzun yeni halidir. İlk Türk sazı. Bu sırada şarkı türkü bilmezlermiş. Hırtlak Boğazı devrinde şarkı, türkü yokmuş. İşte o sırada sincap bağırsağından tel yaparak, kopuzu yapıyorlar. Perde yatağına da kısrak kuyruğundan boğum (perde) yapıyorlar. Bir hayli böyle binlerce sene devam ettiriyorlar. Sonra türkü çıkıyor, Âşık Kerem, Kamber ile Arzu, Tâhir ile Zühre. Bunlar halk âşığı. Bu sırada büyüğünü yapıp ismini "Saz" koyuyorlar. Sonra bunun kısa sapını yapıp, çember yapıyorlar. Çemberin akordunu da kopuzun akordundan alıyorlar. Sonra bir tel icat oluyor. Sonra kopuzun bağırsağını atıp tele geçiyorlar. Ve üç telli esas bağlama oluyor. " Peki saza nasıl başlamıştı, saz ile ayaklarının tutmayışı arasında bir bağ var mıydı, doğuştan mıydı sonradan mı böyle olmuştu? -"1949 yılıydı. Marangozdum. İnşaattan düştüm, ayaklarım, kalçam kırıldı. O günden sonra Kadıköy'de(Kadıköy, Fethiye'nin bir köyü- Cezayirli diye bilinen Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa'nın Köyü) kaldım. 1956'ya kadar "dokdur dokdur" gezdim. Ondan sonra umudlarım geçdi. Ondan sonra saz, bağlama. . Saz çalmaya böyle başladınız demek.. -"Hayır, saza başlamam daha önce, rahmetli anam 5 kuruşa bağlama aldı bana. O zaman çalamıyordum. Büyüklere baktım, olmadı. . Gece yanıma alır, yatardım. Bir gece uykumda bir yandan bir yana dönerken sazı kırdım. Oturdum ağladım. Anam 'ağlama dedi, yeniden alırım'. 7, 5 kuruşa bir tane daha aldı. " Annenizden söz açılmışken biraz da ailenizden bahseder misiniz? -"Anam ev kadınıydı. Babam ben 4 yaşımdeyken öldü. 1340 (1924) Fethiye-Kadıköy doğumluyum, Ben dokuz-on yaşlarımda iken büyüklerin arasına sokuldum. Darı döğerdim. Sekiz okka bir kile. Bir mut (20 kile) dövüyordum. Bu iş karşılığında bana yirmide bir, yani bir kile (sekiz okka) veriyorlardı. Kadıköy'ün aydınlar mahallesindenim. Ben de Aydınlardanım. Aydınlar bir yörük obası. Anamın baba tarafı ise Konya ulemâsından. Bu taraflara gelmiş. Öğrenci yetiştirmiş. Bir gün Muğla Valisi ile birlikte Aydınoğlu Hacı Efe'nin yanına gitmişler. Böylece hacı oluyor zaten. birlikte hacca gitmişler. Efe böylece hacı olmuş anlayacağınız. Çocuklarının adı, Ömer, Bekir, Zeynep, Hatça, Fatma (ninem, güzel bir kızmış). Beş kız imişler ikisinin adını bilmiyorum. Babam yörük aydınlı obasından. Buraya Aydın-Selçuk'dan gelmiş. İsterseniz tekrar saza dönelim. . . . -"Annem 7, 5 kuruşa ikinci bağlamamı aldı demiştim. Üç telli bağlama.. Kırdığım da bundandı. Büyüklerin yanına giremezdim. Uzaktan bakardım. Fakat dokuz yaşımda çalmaya başladım. 10 yaşımda karı oynatmaya başladım. Bu sırada gramafonda türküler çalınmaya başlanmıştı. Onları tekrar ederdim. Hiçbir usta yanına gitmedim, kendi kendime öğrendim. Allah tarafından işte. . . Neler çalardınız? -"Bizim çaldığımız eski zaman boğazları, eski zaman zeybekleri. . Şimdi bizim çaldıklarımızı çalan yok. Çalsalar da uydurmasyon. Şu anda gördüğümüz kadarıyla siz de müsait değilsiniz vakit olarak biz de. Sizden çalmanızı rica etmiyeceğiz ama bazı güfteleri söylerseniz, onları okuyucularımıza sunalım. Ne dersiniz? -"Olur. Ağır Zeybeklerden birini, Zeybek oyun havasını söyleyeyim de yazın. Zeybek oyun havası Ne dedim de durdum çöller üstüne Vur kamayı kanım aksın çöller üstüne Atımı bağladım nar ağacına Merçanım dolaştı gül ağacına Yede gide kundurama gum doldu Vay senin için mor şişeler dün doldu Ölelim yâr ölelim, dağlara zeybek olalım Dağları karakol basmış, inelim teslim olalım Merçan:saç (Ramazan Güngör'ün verdiği bilgiye bu kelimenin aslı 'combuz' imiş. Daha sonra 'merçan' daha sonra da 'saç' olmuş. Ramazan Güngör'ün, geleneksel Ege türkü ve oyun havalarını çalıp söylediği gibi, kendi türküleri de var. Sohbetin burasında 'hinci de size bi dene kendi türkümden söleyen' diyerek, önce konusunu verdi. 'Temsil olarak, ben yengemin kızını gaçırıyom. Onu anlatıyor bu türkü' Ölelim yâr ölelim Üzüm aldım bol oldu. Nice dağlar yol oldu Yenge gızına söyle Hapis damı zor oldu Ölelim yâr ölelim Dağlara zeybek olalım Dağları karakol basmış İnelim teslim olalım İndim dereye durdum Çifte güvercin vurdum Yenge gızına söyle Kendime uygun yâr buldum "Şimdi de bir oyun havası yazıve bakalım" Oyun havası Şıngır mıngır metelik Topla da gel Kaldır gızım entarini Yokla da gel Üzüm kestim asmadan Şalvar giyer basmadan Ben nasıl vazgeçerin Senin gibi yosmadan "Bir de uzun hava türünde yayla türküsü" Yayla türküsü Çadır gurdum şu yaylanın düzüne Düzüne of. . . . Alı da verdim aynalı mavzeri yüzüme Yüzüme off. . . . Şu yaylanın sıra sıra sögüdü Söğüdü of. . . Gız seni güzel deye kimler övdü Övdü of. . . Biraz düşündükten sonra"bunun devamını çıkaramadım şimdilik bu kadar"deyip yeni bir türküye geçti Ramazan Güngör. Deveci türküsü Deveciler getiriyor üzümü Otururken bağladılar gözümü Ben yandım efem. . . Deveciler getiriyor inciri Gollarıma bağladılar zenciri Ben yandım efem. . . Deveciler gide gide yol oldu Bizim eller geride galıp yel oldu Ben yandım efem. . . "Yörük beyinin oğlu kırk deveyi yükleyip çıktığında, geride nişanlısı varmış. Kimbilir bir ayda mı gelecek iki ayda mı?Bu sırada develerin çanları çalıyor ya, İşte o zaman geride kalan nişanlısına türkü söylüyor. . " Üç gider de beş ardıma bakarım Ala gözlerinden kanlı yaşlar dökerim Er gelir de geç galırsam Yol gözleme sevdiceğim Vatan sana helâl olsun. . "Bu boğma uzun hava. Üç telinin. . Kopuz bir akorttan çalınmaz. Üç dört akorttan çalınır. Ayrı ayrı akortlar yapılır. Bir akortta on beş yirmi hava, öbür akortta yirmi otuz hava. . . Mesela 'ey farfara farfara 'türküsü kendi akordunda iyi verir. Ama başka akortta iyi vermez. " Sohbetin burasında, saz yapıp yapmadığını soruyorum. "Evet, uzun yıllar saz yaptım. Ama artık gücüm yetmiyor. Gözümde katarakt var. Yaş yetmişdört oldu. "Bu sözlerden sonra türkülere devam ediyoruz. Oyun havalarından örnekler vermeye devam ediyor. Kıvrak beş kaza, Ağır beş kaza. . . (ağır) Beşmordan inemem ben Gümüş mavzerimi veremem ben Bene de yârdan geç derler Haydah güzelim Benim olur sandım ben Haydi güzelim Benim olur sandım ben (ağırın az gıvrağı) Damardını dolaştım Ot kazmaya bulaştım Meralım ot gazma değil Güzellere dolaştım (Fethiye türküsü-'bazarda bal var' bu kına türküsüdür) Bazarda bal var gelinim Bal var Sen de bir hal var gelinim Sen de bir hal Annene söyle gelinim Annene yalvar gelinim Kınan gutlu olsun Gelinim, güzelim Dilin datlı olsun Bu türküleri de söyledikten sonra yine kendinden bir türkü söyleyeceğini belirterek "ortadır, ne çok yavaş ne kıvrak. Pek kıvrak değildir" diye ekledi. Mendil serdim urgana Mendil serdim urgana Benim sözüm bel gama Gel sarılalım yatalım Fidan boylum Mor çicekli yorgana Mendil aldım onbeşe. . Yüzüm serdim güneşe Senin yârin gül ise Benim yârim menevşe Ben bir keklik olaydım Yol üstüne gonaydım Gelen geçen yolcuya Ben yârimi soraydım Biraz zeybek havalarından söz ettik. Gocaoğlan Zeybeği için "gayet ağırdır onu goley goley çalamazlar. Türküsüz mürküsüz. Gayet ağır"diyerek güftesiz bu zeybek havasından söz ediyor. Sonra da Darama havasıyla ilgili bilgi veriyor. Sazı parmakla çalmaya, yani telleri parmakla taramaya, böyle söylenen türkülere "darama havası" denirmiş. Bir tane söyledi. Darama havası Hezelidir yüce dağlar hezeli Güz gelir de bağlar döker gazeli Neylemeli kendi gelen güzeli Of. . . Her guş geldi de baykuş gelmedi Of of. . Yüzüm gülmedi. . . . . . . . . . . . . . Gerisini hatırlayamadı. "güzel türküdür bu" dedi ama uğraştı uğraştı bir türlü çıkaramadı gerisini. . Kendisinin bir türküsünü daha söyledi: Gül mü sandın? Adile'min üç boncukluk hasırı Hiç yok muymuş efesinin hatırı Adile'm olmuş düşmanların yasırı Gül mü sandın gül adilem solacak Bir gün olup kara kara yerler dolacak Adile'min gerdanına altın dakmalı Dakıb dakıb cemâline bakmalı Adile'm bir gece bizde yatmalı Gül mü sandın gül adilem solacak Bir gün olup kara yerler dolacak Ramazan Güngör kendi türkülerini söylemeye başladı ya, bir tane de kendine ait kıvrak oyun havası deyiverdi. Hamide'm Hamide'm fındık toplayor Hopul hopul hoplayor Çıkmış tepe başına Menekşeler toplayor Topla da Hamide'm Bir tane Bi de ben İki tane Cevizin alt yanı tarla Farla Hamide'm farla Çiceklerin kötü olmuş Yenisini toparla Oyun havaları düğünlerin, kına gecelerinin türküleridir. Ramazan Güngör, Fethiye yöresi için; "burada gelinleri 'bazarda bal var' türküsüyle ağlatırlar. Oyun havası olarak da genellikle' Şu göceğin yolları, kaldır Ayşe'm kolları' söylenir, çalınır. Uzun havaları sordum. Yine kendisine ait bir uzun havayı bu defa bestesiyle birlikte dinledim. Hafifçe okudu. Aman gelin Doludur Çal dağı dolu Hemi kar yağar hemi dolu Üstüme bir gölge düştü Ben sandım yârin golu Aman gelin bu ne imiş Sevda başa belâ imiş Ayrılık sen ile bana Ceza imiş (Cezaymış) Pınarın başı yeşil Dibinde kumlar oynaşır Sunam gelin Zülüfleri değişir Gece boynuma dolaşır Sohbetimiz vakit de epeyce ilerledi. Ama tam koyu yerine de geldik. Efe türkülerini, ağır efe türkülerini sevdiğimi söyledim. Bana onlardan birini, hem de çocukluğunda duyduğu bir efe türküsünü söyledi. Ayşem Ayşem Hacıbekir karısı golumdan duttu Memedalı efe gamayı soktu Aman Ayşe'm Ayşe'm allar mı giydin Ayrılık şerbetini bana mı verdin Aman Ayşem Ayşem masa başında Yârimden ayırdılar onyedi yaşımda Aman ayşem ayşem garalar mı geydin Ölüm şerbetini bana mı verdin Mapushane önünde halı mı dokunur Muğla hapishanesinde ismim okunur Aman ayşem ayşem allar mı geydin Ayrılık şerbetini bana mı verdin Söyleyin anneme çıralar yakmasın Oğlum gelir diye yola bakmasın Aman Ayşe'm Ayşe'm garalar mı geydin Ölüm şerbetini bana mı verdin. Bu türküyü yazdırırken vakit ilerlemişti. Keşke biraz daha vakit olsaydı da konuşmaya devam etseydik. Yörenin bir türkü ansiklopedisi gibiydi Ramazan Güngör. ------------------------- Üzüm Aldım Bal Oldu: Fethiyeli “Üç Telli” ustası Ramazan GÜNGÖR’e ait olan bu türkünün gerçekte yaşanan bir öyküsü yoktur. Ramazan GÜNGÖR usta, olduğunu varsayarak şöyle anlatıyor: “Dayımın kızını istiyorum da, dayım kızını hısımdır, akrabadır, yakınından kız alınmaz diye vermiyor. Kızın varmaya, anası yengemin de vermeye gönlü var. Fakat kız babasının sözüne bakıyor.“ Diyorum ki; Üzüm aldım bal oldu, Yüce dağlar yol oldu, Yenge gızına söyle, Hapis damı zor oldu. “Hani vermiyorlar ya…? Alıp götürüyorum, cezaevine düşüyorum. Yenge gızına söyle, Hapis damı zor oldu.” diyorum. Hapisten bir kaçıyorum, Ölelim yar ölelim, Dağlara zeybek olalım, Dağları karakol basmış, İnelim teslim olalım. İndim dereye durdum, Çifte güvercin vurdum, Yenge gızına söyle, Kendime uygun yar buldum. Türkünün yörede bilinen diğer adı “Ölelim Yar” dır. -------------------------------------------------- 81 yaşında vefat eden döneminin en büyük ozanlarından bu insana devlet ancak son senesinde maaş bağlamıştır ancak parçalarını maaş bağlamadan yıllar öncesinden beri sitesinde tutmaktadır. üstadı rahmetle anıyoruz. bir kaç örnek http://www.kulturturizm.gov.tr/porta...?belgeno=35577 |
|
![]() |
![]() |
|
|
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|